COVID-19 (Yeni Koronavirüs Hastalığı)’A EKOLOJİK YÖNDEN BAKMAK GEREKİR

/ 4 Mayıs 2020 / / yorumsuz
COVID-19 (Yeni Koronavirüs Hastalığı)’A EKOLOJİK YÖNDEN BAKMAK GEREKİR
Covid 19’un laboratuvardan çıkan biyolojik bir silah olduğu dahi düşünüldü ama nedense hiç kimse, hiçbir ülke aynaya bakmak ve olayı bir de ekolojik açıdan değerlendirmek istemedi ya da pek dikkate almadı. Elbette ki Allah’ın takdiriydi, ikazıydı ama acaba insanoğlu yaşattıklarını yaşıyor olamaz mıydı? Önce insanlığa, sonra da doğaya?
İnsanlığın yerleşik düzene geçişinden bu yana, dünya iklimleri önemli derecede değişiklikler gösterdi. Bu değişimler doğal nedenlerle olabileceği gibi, insan kaynaklı etkilerle de meydana gelebilmekteydi. Son yıllarda atmosferde önemli ölçüde artış gösteren CO2, CFC, Metan, Azot Oksitler ve Ozon gibi sera gazlarıyla oluşan Sera Etkisi’nin bir sonucu olan Küresel Isınma’nın yarattığı iklim değişikliklerinin, en önemli sonuçlarından birisi de insan sağlığı üzerineydi. Bazı bölgelerde kurak dönemlerin ardından gelen aşırı yağışlar, virüs mutasyonlarını (genlerde meydana gelen ani değişimler) hızlandırmış ve bu nedenle kuzey enlemlerde az rastlanan bazı hastalıklara daha sık rastlanılır hale gelinmişti. Bunun yanında; KKKA (Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi), EVD (Ebola Virüsü Hastalığı), MERS (Orta Doğu Solunum Sendromu), SARS-CoV (Şiddetli Akut Solunum Sendromu) ve pandemik COVID-19 (Yeni Koronavirüs Hastalığı) vb. daha önce bilinmeyen yeni hastalıklar da ortaya çıkmıştı. Ayrıca böcek yumurtalarının ölmesini sağlayan gece ve kış soğuklarının şiddetlerinin azalması da, önemli bir sorun olarak karşımızdaydı. Küresel ısınmanın etkisiyle hava sıcaklığının 1-2 oC yükselmesi bile salgınlara neden olabilirdi ve oldu. Ayrıca, bazı böcek populasyonlarındaki aşırı artış, dünyanın birtakım bölgelerinde böcek istilaları yaratacaktı ki yaratmaya da başladı.

1860-2000 yılları arasında küresel sıcaklığın yaklaşık 0.5-0.7 °C artmış olduğu görülmekteydi. Sayısal olarak küçük gibi görünen bu sıcaklık değişimleri iklim kuşakları, doğal yaşam alanları ve insanların toplumsal yaşamları üzerinde gerçekte büyük etkiler yaratıyordu. Dünya ve Türkiye nüfusunun yaklaşık üçte biri deniz kıyılarındaki 60 kilometrelik alanda yaşıyordu. Sıcaklık artışının yüksek enlemlerde özellikle kutuplarda daha şiddetli hissedilmesi beklenmekteydi. Buralarda sıcaklık artışının dünya ortalamasının 2 kat olacağı tahmin edilmekte, dünya ortalama sıcaklığı 3,5 °C artarsa kutup bölgelerinde artışın 7°C olacağı düşünülmekteydi. Bu durum kutuplarda ve dağlardaki buzulların erimesini de beraber getirecekti. Bu ise deniz seviyesinde yükselmelere neden olacaktı. Deniz seviyesinin yükselmesi toprak kaybının yanında ayrıca kıyıya yakın temiz su kaynaklarının denizle birleşmesine neden olacaktı. Yazla-kış, geceyle-gündüz arasındaki sıcaklık farkının azalması rüzgarların sıklık, şiddet ve yönlerini değiştirecekti. 2100 yılına kadar deniz suyu seviye yükselmeleri 40-65 cm arasında olacak, bu durumda adalarda, kıyı şeritlerinde, kıyı şehirlerinde ve nehir yataklarında yaşayanlar, kıyılarda turizm tesisi işleten, tarım ve balıkçılık yaparak geçimini sağlayanlar, yerleşim ve geçim alanlarını kaybedeceklerdi. Küresel Isınmayla birlikte yaşam kuşakları kuzeye doğru kayacak ve yaşam kuşaklarının kayması canlı türlerini zora sokacaktı. Zira canlılar ancak yüz binlerle, milyonlarla ifade edilen süreçlerdeki değişikliklere uyum sağlayabilirlerdi. Çevre koşullarındaki ani değişimler, bitki ve hayvan türlerini tehdit etmekteydi ve canlılık, küresel yok oluşla karşı karşıya kalabilecekti. Orta ve daha yüksek enlemlerde yer alan ormanların büyük miktarlarda yok olması, tarımsal alanlarda ve dünya gıda üretiminde azalmalara, kıtlıklara sebep olacaktı.

Küresel ısınmayla birlikte dünyadaki yaşam kuşaklarının kuzeye kayacak olması (150-500 km.) Ülkemizi de çölleşme tehdidi ile karşı karşıya bırakacaktı, zira Türkiye’nin güneyinde bir çöl kuşağı yer almaktaydı. Türkiye’yi bekleyen en önemli sorunlar, kuraklık ve çölleşmeydi. Kaçkar, Süphan, Nemrut vb. yüksek dağ zirvelerindeki daimi kar örtüsü tamamen ortadan kalkacak, aşırı sıcaklıklar ve şiddetli yağışlar daha sık görülecekti. Mevcut su kaynaklarının gereksinim duyulan su miktarını karşılayamaması nedeniyle ortaya çıkan “su baskısı” ulusal ve bölgesel düzeyde artacaktı.

Daha fazla kuraklık; daha sık ve şiddetli kasırgalar ve fırtınalar; aşırı sıcaklıklar ve yangınlar, biyolojik çeşitliliğin yok olması, küresel gıda üretim düzeninin bozulması, deniz seviyelerinin yükselmesi, yağış yetersizliğine bağlı yaygın ve şiddetli kuraklıklar ve sıklıkları giderek artış gösteren taşkın ve seller gibi diğer doğal afetler, ekosistemlerin değişmesi, böcek istilaları, daha fazla yoksulluk, daha fazla salgın hastalık vb. hepsi küresel ısınmanın muhtemel sonuçlarıydı. Kömür, petrol, doğal gaz gibi fosil yakıtların yakılması, tropik ormanların yok edilmesi vb. faktörler ile gelişen sera etkisi, küresel ısınma ve iklim değişikliği; kontrolsüz kentleşme ve sanayileşmenin meydana getirdiği hava, toprak ve su kirlilikleri; ozon tabakasının incelmesine, asit yağmurlarına ve sıcaklık terselmesi olaylarına sebep olan insan kaynaklı etkiler; atık sorunları vb. çevresel problemler doğal yaşamın yitirilmesine, kuraklık ve çölleşmeye sebep olmuş, tüm bunlar da dünyamızın dengesini bozmuştu. Temelde her şey endüstri devrimiyle birlikte, insanla başlamış ve insanla da devam etmişti. Bugün dünyanın yaşadığı tüm sıkıntılar, insanın dünyanın doğal yapısına olumsuz etkilerinin sonuçlarıydı. Dünyamızın dengesi bozulmuştu ve yaşayabileceğimiz başka bir dünya da yoktu. Bunu düzeltecek olan da, yine tüm bu sorunlardan ders alarak çıkacak olan insanoğluydu.

Peki, içine düştüğümüz bu çıkmazdan kurtulabilmek için neler yapılabilirdi? Çeşitli senaryolarla öngörülen iklim değişikliklerini ve bu değişikliklerin sosyoekonomik sektörler, doğal ekosistemler ve insan sağlığı üzerindeki olası olumsuz etkilerini en aza indirmenin en önemli yolu insan kaynaklı sera salınımlarını azaltmak ve önemli bir CO2yutağı ve O2 kaynağı olan ormanları çoğaltmaktı. Bunların yanında; fosil yakıt kullanımının sınırlandırılması, enerji tasarrufu sağlanması ve yenilenebilir/temiz enerjilere geçiş yapılması, çarpık kentleşmeye son verilmesi, daha az enerji gerektiren teknolojilerin (A sınıfı enerji) kullanılması, bina, araç ve aletlerde yüksek yakıt ekonomisi sağlayan standartların seçilmesi, yer altı sularının kullanımı konusunda ciddi bir disiplin oluşturulması vb. alınabilecek pek çok önlem vardı. Ekonominin Sürdürülebilir olması için küresel ısınmaya neden olan doğadan tüketim hızının, doğanın kendini yenileme hızını aşmaması gerekiyordu. “Sürdürülebilir Kalkınma” kavramı hayatımıza girmiş ancak özde kalkınmayı hedeflediğinden yaşamın sürdürülmesi gözardı edilmişti, hatırlanması gereken ise “yaşamın sürdürülmesi”ydi. Dünya bize atalarımızın mirası değil, gelecek nesillerin emanetiydi. O nedenle, kararı bizim neslimiz verecek, ancak bu karar, bütün nesillerin yaşamını etkileyecekti, geçmişte de olduğu gibi…

Kısacası, doğaya ne yaşatmışsak karşılığını görme zamanı gelmişti. Soruna sebep olan da bizdik, sorunu çözecek olan da… Korona ilk değildi ve görünen o ki son da olmayacaktı. Yetkililerimizin de ifade ettiği gibi, COVID-19, alacağımız tedbirlerden güçlü değildi, Türk Milleti bugüne kadar çok daha büyük zorlukları birlik ve beraberlik içerisinde yenmişti. Bize düşen devletimize güvenmek, devletimizin bizden istediklerini uygulamak ve inşallah güzel günlere hep birlikte ulaşmaktı. Ancak bundan sonra doğanın, dünyanın ve içindeki her şeyin değerini çok daha iyi bilerek ve gelecek kuşakları çok daha fazla düşünerek……
Prof.Dr. Arzu CANSARAN

Amasya Üniversitesi, Eğitim Fakültesi Öğretim Görevlisi