ORMANLAR, BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK VE COVID-19

/ 21 Mart 2020 / / yorumsuz
ORMANLAR, BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK VE COVID-19

Bugün 21 Mart Uluslararası Orman Günü. Birleşmiş Milletler her gün için bir tema belirler. Bu günün teması da “Ormanlar ve Biyolojik Çeşitlilik”.  Ama dünyayı saran salgın hastalığı da konuşmak gerekiyor. Evet bu bir küresel salgın ve bütün salgınlar gibi birden bire ortaya çıkmadı, sebepleri olduğu gibi mutlaka sonuçları da olacaktır.

Bilimsel çalışmalar aslında kalkınmanın ortaya çıkardığı çevresel sorunların boyutu konusunda kaygılarını hiçbir zaman göz ardı etmedi. Bu kaygılar ülkelerin birlikte ele alması gerekenleri içeren  bildirileri ve yasal çerçeve sözleşmeleri masaya getirdi. İlk olarak 1972 yılında Stokholm’de sosyo-ekonomik yapıları ve gelişme düzeyleri farklı olan birçok ülkenin çevre konusundaki ilk küresel değerlendirmesi olan “BM İnsan Çevresi Bildirgesi” kabul edildikten sonra 1983 yılında sürdürülebilir kalkınma kavramının ilk kez ele alındığı, «Ortak Geleceğimiz» raporu 1987 yılında BM’e sunuldu. Raporda; çevre sorunlarının endişe verici seviyeye ulaştığı, ekonomik kalkınma planlarının çevre konularını ikinci plana attığı, tarımsal ve endüstriyel yayılmanın devam ettiği, ormanlara olan baskının artarak devam ettiği belirtiliyordu. Rapor genel olarak, yoksulluğun ortadan kaldırılmasını, doğal kaynaklardan elde edilen yararın dağılımında eşitliğin sağlanmasını, nüfus kontrolünü ve çevre dostu teknolojilerin geliştirilmesini sürdürülebilir kalkınma ilkesi ile doğrudan ilişkilendirmekteydi. Sürdürülebilir kalkınma, “bugünün gereksinim ve beklentilerini, gelecek kuşakların kendi gereksinimlerini ve beklentilerini karşılama olanaklarını tehlikeye atmaksızın karşılamaktır.” diye tanımlanıyordu.

Aradan 20 yıl geçmişti çevresel sorunlar azalmıyor ve yeryüzü kaynaklarından faydalanma ve beraberinde gelen çevresel sorunlar azalmıyor, artarak devam ediyordu. 1992 yılında Brezilya’nın Rio de Janerio şehrinde Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma konferansı düzenlendiğinde iki büyük çerçeve sözleşme imzaya açılmıştı. Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi ve İklim Değişikliği Sözleşmesi. Her iki sözleşme de gelecekte yaşanacak çevresel sorunların sonuçlarını azaltmayı ve bilimsel gerçeklerin politik kararlara yansımasını sağlamayı umuyordu.

Biyolojik çeşitliliği koruma ve iklim değişikliği ile mücadele stratejileri yazılıp hedefler konuluyordu. 2000 yılına gelindiğinde ise Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği çevre durum raporları yayınlayıp hedeflere ulaşılamadığını itiraf ediyordu. Sonunda 2000 yılında BM 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerini yeni bir vizyon olarak ortaya koydu. Bilimsel çalışmalar ve bilimsel uyarılar artarak devam etti. İklim değişikliği ve biyolojik çeşitlilik kaybının salgın hastalıkları artıracağı, böcek istilalarının olacağı, kuraklık, seller gibi afetlerle karşı karşıya kalınacağı söylemlerde kalmadı yaşanmaya da başlandı.

Fakat bütün bu gelişmeler olurken doğayı ve çevresel kaynakları tüketme hızımız ve hevesimiz hiç azalmadı. Uyarılar gerçek hayata yeterince yansımadı. Aradan sadece 48 yıl geçtiğinde biyolojik çeşitlilik büyük oranda yok edildi, doğaya müdahale hiç azalmadı ve çevre kirliliği yeni kirletici kaynaklarla çok daha farklı boyutlara ulaşmıştı bile. Gelişmiş ülkeler eski ve kirli teknolojilerini ve sanayilerini gelişmekte olan ülkelere transfer etmekten çekinmediler. Gelişmekte olan ülkeler ise aslında bu yüzyılda çevresel sorunlar nedeniyle yaşanacak felaketler karşısında ellerinde bulundurdukları henüz kirletilmemiş kaynaklarının ve biyolojik zenginliklerinin büyük bir servet olduğunun farkına bile varamadan kalkınmayı ve büyümeyi her şeyin önünde tutmaya devam ettiler.

İnsanoğlu öyle bir noktaya gelmişti ki artık müdahale etmeği hiçbir doğal alan, doğal kaynak, ekosistem ve bu sistemlerin süreç ve döngüsü kalmamıştı.

Milyonlarca yılda yeryüzünü insan için yaşanabilir kılan ekosistemleri hiçe sayan ve kendisinin sistemin içerisinde yer alan bütün yaşam formlarının üstünde olduğunu zanneden dünyanın en gelişmiş organizmasına, bilim insanlarının dünyamızın ortak geleceği konusundaki uyarı ve mesajlarını ne anlamlıdır ki ilkel organizmalarından birisi iletmektedir şu anda. COVID-19’un mesajı doğrudan doğayla ve yaşamla ilgilidir ve doğru okunursa inanıyorum ki 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefine ulaşmak için gerekli sorumluluk ve kararlılık oluşabilecektir.

Serap KANTARLI

Doğa ve Sürdürülebilirlik Derneği kurucusu ve yönetim kurulu başkanıdır. 1994 yılında Çevre Bakanlığında Biyolog olarak göreve başladı. Meslek kariyeri boyunca çevre yönetimi ve doğa koruma konularında hem mesleğinde hem de gönüllü olarak çok sayıda proje, yayın ve kampanya çalışmalarına katıldı. 1999-2017 yılları arasında Türkiye Tabiatını Koruma Derneğinde gönüllü olarak aktif görevlerde bulundu, 2009-2017 tarihleri arasında Genel Başkan Yardımcılığı, aynı zamanda 2010-2018 yılları arasında Tabiat ve İnsan dergisi sorumlu yazı işleri müdürlüğü yaptı. Halen Çevre ve Şehircilik Bakanlığında Su ve Toprak Kirliliği İzleme Şube Müdürü görevine devam etmektedir.