Doğayla Uyumlu Tarım: Dijital Dönüşümün Yeni Yüzü

/ 14 Mayıs 2026 / / yorumsuz

Bu bölümde konuğum; Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Biyosistem Mühendisliği Bölümü  Öğretim Üyesi Prof.Dr. İlker Hüseyin Çelen. Kendisiyle “Doğayla Uyumlu Tarım: Dijital Dönüşümün Yeni Yüzü” konusunda bir söyleşi yapıyoruz.

İstanbul’da 1971’de doğan İlker Hüseyin Çelen, İlk ve orta öğrenimini Hatay İskenderun’da tamamlamış, 1988’de girdiği Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarımsal Mekanizasyon Bölümünde Ziraat Mühendisi olarak mezun olmuştur. Aynı bölümde yüksek Lisans eğitimini tamamlayan bilim insanı 1994 de girdiği Trakya Üniversitesi’nde Araştırma görevlisi, daha sonra ise Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi’nde 2000 yılında Yrd.Doç.Dr, 2011 yılında Doç.Dr. ve 2018’de Prof.Dr. olarak akademik hayatına devam etmektedir. Yüksekokul müdürlüğü ve Daire başkanlığı gibi birçok görevde bulunmuştur.

Prof. Dr. İlker Hüseyin Çelen, tarımsal mekanizasyon, bitki koruma teknolojileri ve sürdürülebilir üretim sistemleri üzerine çalışan bir akademisyendir. Çelen, özellikle pestisit uygulamalarında sürüklenmenin azaltılması, pestisit olmayan uygulama teknikleri, hassas ilaçlama teknikleri, otonom tarım robotları ve dijital tarım çözümleri üzerine yoğunlaşmaktadır.

Akademik çalışmalarında çevresel etkilerin azaltılması ve kaynakların etkin kullanımı temel bir yaklaşım olarak öne çıkmaktadır. Geliştirdiği sistemlerde; daha az kimyasal kullanımını hedefleyen akıllı püskürtme teknolojileri, sensör destekli uygulamalar ve yapay zekâ tabanlı karar mekanizmaları ile sürdürülebilir tarımın teknik altyapısına katkı sunmaktadır. Bu kapsamda yürüttüğü projeler ve geliştirdiği patentler, çevre dostu üretim sistemlerinin yaygınlaşmasına yönelik önemli çıktılar üretmiştir.

“Tarımsal Mücadelede Püskürtme Memeleri”, “Tarım Makinaları İlkeleri” ve “Pestisit Uygulamalarında Sürüklenme” gibi kitaplarıyla hem akademik literatüre hem de uygulayıcılara rehberlik eden Çelen, tarımda teknoloji kullanımını çevresel duyarlılık ile bütünleştiren bir yaklaşımı benimsemektedir. Ulusal ve uluslararası düzeyde çok sayıda bilimsel yayına imza atan araştırmacı, aynı zamanda genç mühendislerin yetişmesine katkı sağlayarak sürdürülebilir tarımın geleceğine yön veren çalışmalarını sürdürmektedir.

Çelen’in çalışmaları, doğa ile uyumlu, verimli ve bilinçli üretim anlayışının gelişmesine katkı sunan bilimsel birikimin güçlü bir temsilidir.

 

Doğayla Uyumlu Tarım: Dijital Dönüşümün Yeni Yüzü

Dijital tarım nedir?
Dijital tarım; üretim süreçlerinde veri toplama, analiz ve karar destek mekanizmalarının dijital teknolojiler aracılığıyla entegre edilmesini ifade eder. Bu yaklaşımda sensörler, uydu ve drone görüntüleri, akıllı makineler ve yapay zekâ algoritmaları birlikte çalışarak bitki, toprak ve çevre hakkında sürekli veri üretir. Bu veriler işlenerek üreticiye daha doğru ve zamanında karar alma imkânı sunar.

Klasik tarım uygulamalarından farklı olarak dijital tarım, “alanın ortalaması” yerine mikro ölçekte yönetimi esas alır. Aynı tarlanın farklı bölgelerinde değişen toprak yapısı, nem durumu veya hastalık riski gibi parametreler ayrı ayrı değerlendirilir. Böylece her noktaya ihtiyacı kadar su, gübre veya ilaç uygulanabilir. Hatta yıllara göre veriler değerlendirilerek geleceğe yönelik verim, hastalık vb tahminler yapılabilir.

Bu sistem aynı zamanda otomasyon ve otonom sistemlerle desteklenir. Otonom traktörler, hedefe yönelik ilaçlama yapan robotlar ve değişken oranlı uygulama sistemleri, dijital tarımın fiziksel uygulama ayağını oluşturur.

Neden böyle bir akım ortaya çıktı?
Dünya nüfusu hızla artarken, gıda ihtiyacı da kendini her geçen gün fazlasıyla hissettirmektedir. Bunun yanında azalan tarımsal alanlar, köylerin şehirlere komşu olması gibi faktörler insan hatasını minimuma düşürme, birim zamandan daha fazla verim alınması gibi ihtiyaçları dolayısıyla yeni üretim teknik ve teknolojilerini zorunlu hale getirmiştir. Bu ortaya çıkışın temel nedeni, küresel ölçekte artan gıda talebi ve kaynaktaki kısıtlardır. Başka bir ifadeyle dünya nüfusunun hızla artması, mevcut tarım alanlarının sınırlı olması ve iklim değişikliği gibi faktörler, üretimde verimliliğin artırılmasını zorunlu hale getirmiştir. Bu noktada geleneksel yöntemlerin yetersiz kalması da yeni çözümler arayışını hızlandırmıştır.
İkinci önemli faktör, çevresel baskılar ve sürdürülebilirlik gereklilikleridir. Pestisit kullanımı, su tüketimi ve toprak degradasyonu gibi sorunlar, tarımsal üretimin çevre üzerindeki etkilerini daha görünür hale getirmiştir. Özellikle “Avrupa Yeşil Mutabakatı” gibi politikalar, girdilerin azaltılması ve daha kontrollü kullanılması yönünde ciddi baskı oluşturmuştur.
Bunların yanında teknolojik gelişmelerdeki hız da bu dönüşümü mümkün kılmıştır. Sensör maliyetlerinin düşmesi, uydu verilerine erişimin kolaylaşması ve yapay zekâ algoritmalarının gelişmesi, dijital tarımın uygulanabilirliğini artırmıştır. Daha önce teorik olan birçok uygulama, bugün sahada kullanılabilir hale gelmiştir.
Ayrıca tarımda artan iş gücü maliyetleri ve nitelikli iş gücü eksikliği, otomasyon ihtiyacını doğurmuştur. Özellikle genç nüfusun tarımdan uzaklaşması, üretimde sürekliliği sağlamak için teknolojik çözümleri zorunlu hale getirmiştir. Bu nedenle dijital tarım, bir tercih değil, ortaya çıkan sorunlara verilen bir cevap olarak gelişmiştir.

Tarımda “ dijital tarım” şart mı?
Dijital tarımın şart olup olmadığı sorusu, aslında hangi ölçekte ve hangi hedeflerle üretim yapıldığına bağlıdır. Küçük ölçekli, düşük girdili ve yerel üretim sistemlerinde dijital tarım olmadan da üretim sürdürülebilir. Ancak yüksek verimlilik, rekabet ve ihracat hedefi olan sistemlerde dijital tarım giderek vazgeçilmez hale gelmektedir.
Özellikle iklim değişkenliğinin arttığı günümüzde, klasik yöntemlerle doğru zamanlama ve optimum girdi kullanımı yapmak zorlaşmaktadır. Dijital sistemler, üreticiye anlık veri sağlayarak riskleri azaltır ve karar doğruluğunu artırır. Bu da ekonomik açıdan ciddi avantaj sağlar.
Bununla birlikte dijital tarımın zorunluluğu, sadece verimlilikle değil, regülasyonlar ve pazar talepleriyle de ilişkilidir. İzlenebilirlik, sürdürülebilir üretim ve karbon ayak izi gibi kriterler, özellikle uluslararası pazarlarda giderek daha önemli hale gelmiştir. Bu noktada dijital sistemler büyük avantaj sağlar.
Dijital tarım herkes için aynı düzeyde zorunlu değildir; ancak tarımın geleceğinde rekabetçi kalmak isteyen üreticiler için stratejik bir gereklilik haline gelmektedir. Bu nedenle asıl soru “şart mı?” değil, “ne ölçüde ve nasıl uygulanmalı?” olmalıdır kanısındayım.

Dijital tarım bize ne fayda sağlayacak?
Dijital tarımın sağlayacağı faydalar, yalnızca verim artışı ile sınırlı değildir, ekonomik, çevresel ve yönetimsel boyutları olan çok katmanlı bir dönüşüm sunar.

Söyleyebileceğim en somut fayda, girdi kullanımında optimizasyon sağlamasıdır. Sensörler, uydu ve drone verileri sayesinde bitkinin gerçekten ihtiyaç duyduğu su, gübre ve pestisit miktarı belirlenebilmektedir. Bu da gereksiz uygulamaların önüne geçerek maliyetleri düşürmektedir. Yapılan birçok çalışmada, doğru uygulanmış hassas tarım teknikleri ile girdilerde %20–40 oranında azalma sağlanabildiği görülmektedir. Bu durum özellikle artan girdi fiyatları karşısında üretici için ciddi bir ekonomik avantaj oluşturur.

İkinci önemli katkı, verim ve ürün kalitesinde artıştır. Dijital sistemler sayesinde bitki gelişimi sürekli izlenebilir, stres faktörleri erken aşamada tespit edilebilir ve zamanında müdahale yapılabilir. Bu da hem verim kayıplarını azaltır hem de daha homojen ve yüksek kaliteli ürün elde edilmesini sağlar. Özellikle ihracata yönelik üretim yapan işletmeler için kalite standardizasyonu büyük önem taşır.

Bir diğer nokta dijital tarımın, çevresel sürdürülebilirliği güçlendirmesidir. Daha az ve hedefe yönelik pestisit kullanımı, su kaynaklarının daha verimli yönetilmesi ve toprak sağlığının korunması gibi etkiler, tarımın çevre üzerindeki baskısını azaltır. Bu durum hem ekosistem açısından hem de gelecekteki üretim kapasitesinin korunması açısından kritik bir avantaj sağlar.

Son olarak dijital tarım, karar alma süreçlerini bilimsel temele oturtur. Geleneksel tarımda birçok karar deneyime dayalı olarak verilirken, dijital tarımda bu süreç veri ve analizlerle desteklenir. Üretici, geçmiş verileri inceleyebilir, riskleri öngörebilir ve daha isabetli stratejiler geliştirebilir. Bu da belirsizliği azaltarak daha öngörülebilir ve kontrollü bir üretim süreci sağlar.

Özetle dijital tarım; daha az maliyet, daha yüksek verim, daha az çevresel etki ve daha doğru karar anlamına gelir. Bu yönüyle yalnızca bir teknoloji değil, tarımda daha akıllı üretim yapmanın anahtarıdır.

Dijital tarım ne kadar çevreci?
Dijital tarımın çevreci olup olmadığı, nasıl uygulandığına bağlıdır; doğru kurgulandığında çevresel etkiyi belirgin biçimde azaltabilir, yanlış kurgulandığında ise faydası sınırlı kalır.

Öncelikle en güçlü katkı, girdi azaltımı ve hedefleme üzerindedir. Sensörler, görüntü işleme ve karar destek sistemleri sayesinde su, gübre ve pestisitler yalnızca ihtiyaç duyulan yere ve miktarda uygulanır. Sahada doğru kalibrasyonla yürütülen hassas uygulamalarda, pestisit ve gübre kullanımında yaklaşık %20–40 düzeyinde azalma; pestisit sürüklenmesi ve sızıntı kaynaklı kayıplarda ise daha yüksek oranlarda düşüş sağlanabildiği çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Bu, hem su kaynaklarının korunması hem de toprakta birikimin azaltılması açısından doğrudan bir çevre kazanımıdır.

Dijital tarımın en önemli katkılarından biri, üreticiye erken uyarı ve önleyici yönetim imkânı sunmasıdır. Sahadan toplanan veriler sayesinde hastalık, zararlı ya da su stresi gibi riskler henüz başlangıç aşamasındayken tespit edilebilir. Bu da sorunu büyümeden, küçük ve kontrollü müdahalelerle çözmeyi mümkün kılar.

Bu yaklaşım, klasik tarımda sıkça gördüğümüz “sorun çıktıktan sonra yoğun uygulama yapma” anlayışından farklıdır. Burada daha çok önceden önlem alma ve düşük dozlarla müdahale etme söz konusudur. Yani sistem reaktif değil, proaktif çalışır.

Özellikle sulama yönetiminde bu fark çok net görülüyor. Değişken oranlı sulama sistemleri sayesinde su, bitkinin ihtiyacına göre ve doğru zamanda verilebiliyor. Bu da hem su tasarrufu sağlıyor hem de bitki stresini azaltıyor.

Kuraklık baskısının arttığı günümüzde bu tür uygulamalar artık bir avantajdan öte, neredeyse bir gereklilik haline geliyor. Çünkü suyu doğru yönetmek, doğrudan verimi ve üretimin sürdürülebilirliğini belirleyen en kritik faktörlerden biri.

Bununla birlikte, dijital tarımın çevresel bilançosu yalnızca sahadaki kazanımlarla sınırlı değildir. Enerji tüketimi, ekipman üretimi ve elektronik atık gibi dolaylı etkiler de dikkate alınmalıdır. Drone’lar, sensör ağları ve veri merkezleri enerji kullanır; cihazların ömrü ve geri dönüşümü yönetilmezse çevresel yük oluşabilir. Bu nedenle yenilenebilir enerji kullanımı, uzun ömürlü ekipman tasarımı ve geri dönüşüm altyapısı çevreci profilin tamamlayıcı unsurlarıdır.

Dijital tarım, doğru tasarım ve uygulama ile daha az girdi, daha düşük emisyon, daha az çevresel yayılım sağlayan güçlü bir araçtır. Ancak tek başına bir “çözüm” değil; koruyucu toprak işleme, organik madde yönetimi, biyolojik mücadele ve iyi tarım uygulamaları ile ele alındığında gerçek anlamda çevreci bir üretim sistemine dönüşür.

Tarlalardan toplanan veri kimin olacak?
Tarımda veri sahipliği meselesi, dijital dönüşümün en kritik ve tartışmalı konularından biridir. Sensörler, drone’lar, traktör üzerindeki akıllı sistemler ve uydu verileri aracılığıyla elde edilen bilgiler artık yalnızca üretim sürecinin bir çıktısı değil, aynı zamanda ekonomik değeri olan stratejik bir varlık.

Teorik olarak tarımsal üretimden elde edilen verinin mülkiyeti çiftçiye ait olmalıdır. Çünkü veri, doğrudan üretim faaliyetinin bir sonucudur. Ancak pratikte bu veriler genellikle kapalı sistemler üzerinden işlenmekte ve depolanmaktadır. Bu durum, çiftçilerin kendi verilerine erişimini sınırlayabildiği gibi, teknoloji sağlayıcılarına bağımlılığı da artırmaktadır.

Verinin ekonomik değere dönüşmesi ise ancak analiz ve işleme kapasitesi ile mümkündür. Ham veri tek başına anlamlı değildir; bu veriyi karar destek sistemlerine dönüştüren algoritmalar ve platformlar asıl katma değeri üretir. Bu nedenle gelecekte veri paylaşım modelleri, gelir paylaşımı ve veri lisanslama gibi kavramlar tarım sektöründe daha fazla tartışılacaktır.

Sürdürülebilir bir dijital tarım ekosistemi için açık veri standartları, şeffaf sözleşmeler ve çiftçi lehine düzenlemeler gereklidir. Avrupa Birliği’nde geliştirilen “agri-data governance” yaklaşımları bu konuda önemli bir örnektir. Türkiye’de de benzer şekilde, veri sahipliği ve kullanım haklarının net şekilde tanımlandığı bir çerçeveye ihtiyaç duyulmaktadır.

Sanal tarımsal ortamlar olan dijital ikiz ve karar destek sistemleri ne kadar güvenilir?

Dijital ikiz teknolojisi, fiziksel bir sistemin sanal ortamda birebir modellenmesini ifade eder ve tarımda giderek daha fazla kullanılmaktadır. Bu sistemler, bitki gelişimi, su stresi, hastalık riski gibi parametreleri simüle ederek karar destek sağlar. Ancak bu sistemlerin güvenilirliği, kullanılan veri ve model doğruluğuna bağlıdır.

Model sistemler genellikle belirli varsayımlar üzerine kuruludur. Bu varsayımlar gerçek saha koşullarını tam olarak yansıtmayabilir. Özellikle heterojen tarla yapısı, mikroklima farklılıkları ve ani çevresel değişimler, model sonuçlarının sapmasına neden olabilmektedir.
Bu nedenle dijital ikiz sistemlerinin güvenilirliği, sürekli veri güncellemesi ve saha doğrulaması ile artırılmalıdır. Sensör verileri, uydu görüntüleri ve yerel ölçümler ile beslenen dinamik modeller, daha doğru sonuçlar üretebilir. Aksi takdirde sistemler teorik kalabilir ve pratikte sınırlı fayda sağlar.

Özetle dijital ikiz ve karar destek sistemleri güçlü araçlar olmakla birlikte, tek başına karar verici olarak kullanılmaları risklidir. En etkili kullanım, bu sistemlerin saha gözlemleri ve uzman bilgisi ile birlikte değerlendirilmesidir. Bu yaklaşım, hem riskleri azaltır hem de sistemin güvenilirliğini artırır.

Robotlar tarımda iş gücünü nasıl dönüştürecek?
Otonom tarım robotları ve akıllı makineler, tarımsal iş gücü yapısında önemli değişimlere yol açmaktadır. Özellikle tekrarlayan ve fiziksel olarak zorlayıcı işlerin otomasyonu, iş gücüne olan ihtiyacı azaltabilir. Bu durum kısa vadede iş kaybı endişelerini beraberinde getirmektedir.
Ancak uzun vadede bu dönüşüm, yeni meslek alanlarının ortaya çıkmasına da neden olacaktır. Robot operatörlüğü, veri analistliği, tarım yazılım geliştiriciliği gibi yeni uzmanlık alanları, geleneksel iş gücünün yerini alabilir. Bu da tarım sektöründe daha nitelikli bir iş gücüne geçiş anlamına gelir.

Tarımda iş gücünün dönüşümü, aynı zamanda eğitim sisteminde de değişimi zorunlu kılmaktadır. Geleneksel tarım bilgisine ek olarak dijital beceriler, veri analizi ve teknoloji kullanımı gibi konuların eğitim programlarına dahil edilmesi gerekmektedir. Bu dönüşüm, üniversiteler ve meslek kuruluşları için yeni sorumluluklar doğurmaktadır.

Şunu söylemek isterim ki, robotlar tarımda iş gücünü tamamen ortadan kaldırmak yerine, iş gücünün niteliğini değiştirecektir. Bu sürecin başarılı yönetilebilmesi için hem teknik hem de sosyal politikaların birlikte ele alınması gerekir.

Küçük çiftçi bu dönüşümün neresinde olacak?
Dijital tarım teknolojileri genellikle büyük ölçekli işletmelerde daha hızlı benimsenmektedir. Bunun temel nedeni, yüksek yatırım maliyetlerinin büyük işletmeler tarafından daha kolay karşılanabilmesidir. Küçük ve orta ölçekli çiftçiler için ise bu teknolojilere erişim önemli bir engel oluşturmaktadır. Türkiye kapsamında baktığımızda 2400 000 civarında çiftçi var ancak %8 i katma değer sağlıyor.

Ancak tarımın büyük bir kısmını oluşturan küçük işletmelerin bu dönüşümün dışında kalması, sektörde ciddi bir dengesizlik yaratabilir. Bu nedenle dijital tarımın kapsayıcı olmalıdır. Aksi takdirde teknoloji, verimlilik farklarını artırarak ekonomik eşitsizlikleri derinleştirebilir.

Bu noktada kiralama ya da hizmet alma modeli önemli bir çözüm sunmaktadır. Çiftçilerin teknolojiye sahip olmak yerine hizmet olarak erişmesi, maliyetleri önemli ölçüde düşürebilir. Drone ile ilaçlama hizmetleri veya veri analizi platformları bu modelin en yaygın örnekleridir.
Ayrıca kooperatifleşme, devlet teşvikleri ve eğitim programları da küçük çiftçilerin sisteme entegrasyonunda kritik rol oynamaktadır. Türkiye gibi ülkelerde bu dönüşümün başarılı olabilmesi için kamu destekli ve bölgesel çözümler geliştirilmesi büyük önem taşımaktadır.

Kararı kim verecek yapay zekâ mı, çiftçi mi?
Yapay zekâ destekli sistemler tarımda giderek daha fazla karar alma sürecine dahil olmaktadır. Özellikle don riski, hastalık tespiti, su stresi tespiti, sulama planlaması ve değişken oranlı uygulamalar gibi alanlarda algoritmalar insan kararını destekleyen değil, çoğu zaman yönlendiren bir rol üstlenmektedir. Bu durum, karar yetkisinin kimde olması gerektiği sorusunu gündeme getirmektedir.

Tam otonom karar sistemleri teknik olarak mümkün olmakla birlikte, tarımın doğası gereği yüksek belirsizlik içermesi bu sistemlerin sınırlı kalmasına neden olmaktadır. İklim değişkenliği, mikro-çevresel farklılıklar ve biyotik stres faktörleri, algoritmaların her zaman doğru karar vermesini zorlaştırmaktadır. Bu nedenle tamamen otonom bir sistem yerine, insan denetimli bir yapı daha güvenli olabilir.

Mevcut eğilim, hibrit sistemler yönündedir. Bu sistemlerde yapay zekâ analiz yapar, öneri sunar; ancak nihai karar üretici veya uzman tarafından verilir. Bu yaklaşım hem teknolojinin hız ve analiz gücünden yararlanmayı hem de insan deneyimini sistemde tutmayı sağlar.

Uzun vadede ise, güvenilir veri setleri ve gelişmiş modeller ile daha otonom sistemlere geçiş kaçınılmaz görünmektedir. Ancak bu süreçte etik, sorumluluk ve hata durumlarında hesap verebilirlik gibi konuların netleştirilmesi gerekir. Tarımda kararın tamamen makinelere bırakılması, yalnızca teknik değil aynı zamanda sosyoekonomik bir dönüşümü de beraberinde getireceği kanısındayım.

Hassas tarım gerçekten sürdürülebilir mi?
Hassas tarım teknolojileri, girdilerin daha etkin kullanılmasını sağlayarak sürdürülebilirlik hedeflerine katkıda bulunmayı amaçlamaktadır. Değişken oranlı uygulamalar, hedefe yönelik ilaçlama ve sensör tabanlı izleme sistemleri sayesinde gereksiz uygulamaların önüne geçilebilmektedir. Bu durum hem ekonomik hem de çevresel açıdan önemli avantajlar sunar.

Araştırmalar, uygun teknoloji kullanımı ile pestisit ve gübre kullanımında %20 ila %40 arasında azalma sağlanabildiğini göstermektedir. Ancak bu azalma çoğu zaman toplam kullanımın ortadan kalkması değil, daha doğru ve yerinde kullanım anlamına gelmektedir. Yani sistem, girdiyi tamamen azaltmaktan ziyade, etkinliğini arttırır.

Çevresel açıdan en önemli kazanım, pestisit sürüklenmesi (drift), yeraltı suyu kirliliği ve aşırı uygulama gibi olumsuzlukların azaltılmasıdır. Özellikle hedefe yönelik püskürtme sistemleri, yalnızca ihtiyaç duyulan bitkilere uygulama yaparak çevresel yükü ciddi ölçüde düşürebilmektedir. Bu durum, sürdürülebilir tarım politikaları açısından kritik bir gelişmedir.

Bununla birlikte hassas tarım teknolojilerinin sürdürülebilirliği, doğru kullanım ve yaygınlaşma düzeyine bağlıdır. Yüksek maliyetler ve teknik bilgi gereksinimi, bu teknolojilerin yaygın kullanımını sınırlayabilir. Bu nedenle sürdürülebilirlik yalnızca teknoloji ile değil, aynı zamanda eğitim, destek politikaları ve erişilebilirlik ile sağlanabilir.

Dijital tarım alanında uzun yıllara yayılan çalışmalarınız var. Dijital tarım kapsamında ilk çalışmalarınızdan başlayarak günümüze kadar geliştirdiğiniz teknolojiler incelendiğinde, bu süreç size ne öğretti? Tarım teknolojilerinin evrimi açısından bu projeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?”

Aslında bu sürece baktığımızda, dijital tarımın bir anda ortaya çıkan bir kavram olmadığını çok net görüyoruz. 1997 yılında geliştirdiğimiz, ayçiçeği ile pıtrak bitkisini ayırt ederek yalnızca yabancı ota ilaç atan sistem, bugün “noktasal ilaçlama” dediğimiz yaklaşımın oldukça erken bir örneğiydi. O dönemde görüntü işleme altyapısı, donanım gücü ve sensör teknolojileri çok sınırlıydı. Bu nedenle çalışma daha çok atölye ölçeğinde kaldı; ancak temel fikir, yani gereksiz yere tüm alana değil, sadece hedefe pestisit uygulama yapma yaklaşımı, bugün dijital tarımın en önemli prensiplerinden biri haline geldi.

Daha sonraki çalışmalarımızda bu yaklaşımı geliştirdik. Ağaçtaki yaprak yoğunluğunu algılayarak püskürtme miktarını ayarlayan sistem, aslında değişken oranlı uygulamanın (variable rate application) sahaya uyarlanmış bir versiyonuydu. Bitkinin yoğunluğuna göre ilaç miktarını ayarlamak ve bitki yoksa hiç uygulama yapmamak, hem çevresel etkileri azaltan hem de doğrudan ekonomik kazanç sağlayan bir çözümdü. Bu sistemle, pestisit tüketimini ciddi oranda düşürebildiğimizi gördük. Bu da bize şunu gösterdi: doğru algılama ve doğru karar sürdürülebilir uygulama anlamına gelmektedir.

İnsansız kara araçları ile yaptığımız çalışmalar ise bu sürecin doğal bir devamı oldu. Algılama ve karar verme sistemlerini hareketli ve otonom platformlara taşıdığınızda, artık yalnızca “akıllı makine” değil, akıllı sistem geliştiriyorsunuz. 2025 yılında geliştirdiğimiz robotta, ot ve böceği ayırt ederek farklı damla çaplarında pestisit uygulayabilen bir sistem ortaya koyduk. Bu aslında sadece hedefe yönelik değil, aynı zamanda hedefe uygun fiziksel özellikte püskürtme anlamına geliyor. Yani artık sadece “nereye” değil, “nasıl” uygulama yapılacağı da sistem tarafından belirleniyor.

Bu çalışmaların bana öğrettiği en önemli şey şu oldu: Tarımda asıl dönüşüm, teknolojiden çok yaklaşım değişimiyle başlıyor. Biz yıllardır aynı problemi farklı teknolojilerle çözmeye çalışıyoruz: daha az girdiyle, daha doğru uygulama yapmak. Bugün elimizde yapay zekâ, gelişmiş sensörler ve güçlü işlemciler var. Ama aslında temel fikir değişmedi. Bu nedenle dijital tarımın geleceğini değerlendirirken, teknolojiden çok bu yaklaşımın ne kadar yaygınlaşacağına odaklanmak gerektiğini düşünüyorum.

Tüm bu çalışmalarınızı ve dijital tarımın geldiği noktayı birlikte değerlendirdiğinizde, önümüzdeki 10–20 yıl için tarımda nasıl bir tablo görüyorsunuz?

Önümüzdeki dönemde tarımın çok daha veri odaklı, otonom ve entegre sistemler üzerine kurulacağını söylemek mümkün. Artık tekil makineler yerine; algılayan, karar veren ve uygulayan sistemlerin birlikte çalıştığı bir yapı oluşuyor. Sensörler, yapay zekâ ve otonom araçlar bir araya gelerek üretim sürecini anlık olarak yönetebilecek seviyeye geliyor. Bu da tarımda belirsizliğin azalacağı ve daha öngörülebilir bir üretim modeline geçileceği anlamına geliyor.

Ancak burada önemli olan nokta, teknolojinin kendisinden çok doğru kullanım şeklidir. Geçmişte yaptığımız çalışmalardan da gördük ki, asıl kazanım hedefe yönelik ve ihtiyaca göre uygulama yapabilmekte yatıyor. Gelecekte bu yaklaşım daha da gelişecek; sadece bitki değil, zararlı türüne, gelişim evresine ve çevresel koşullara göre anlık müdahale yapılabilecek.

Bununla birlikte, bu dönüşümün herkes için eşit şekilde gerçekleşmesi en büyük zorluklardan biri olacak. Küçük ve orta ölçekli üreticilerin bu sistemlere erişimi sağlanamazsa, tarımda ciddi bir teknolojik uçurum oluşabilir. Bu nedenle teknoloji geliştirmek kadar, bu teknolojiyi yaygınlaştırmak ve erişilebilir kılmak da büyük önem taşıyor.

Son olarak şunu söyleyebilirim tarımın geleceği, daha az kaynak kullanarak daha fazla ve kaliteli üretim yapabilen sistemlere doğru evriliyor. Dijital tarım bu dönüşümün merkezinde yer alıyor. Ancak başarının anahtarı, teknolojiyi doğru problemle eşleştirebilmek ve sahaya uygun çözümler geliştirebilmektir. Bu da ancak uzun yıllara dayanan deneyim ve disiplinler arası çalışmayla mümkün olacaktır.

Güncel ve bir o kadar da önemli bir konudaki bilgi ve tecrübelerinizi “Doğa ve Sürdürülebilirlik Derneği” olarak bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederim Sayın Çelen.

 

Avatar fotoğrafı

Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Veteriner Fakültesi Öğretim Üyesi. Derneğimizin bilim komisyonu ve Doğanın Sesi dergisi hakem kurulu üyesidir.

Yorum yaz